Kalk Kızım Hava Al

Ramazan dolayısıyla müessesemiz dış dünyaya akmaya kapalı.

Fakat öyle olmuyor. İnsan bi’ zaman sonra izlemekte olduğu filmlerden de sıkılıyor. Orucu uykuya tutturamıyorum çünkü sevabı rüyamda görmek istemiyorum falan filan. Ama baktım hava serin, yine kadim dostum Melih‘e seslendim: “Gel oğlum biraz aktifleşelim.” Pek tahmin ettiğimiz kadar aktifleşemedik ama yine de bi’ dış dünya havası almış olduk. Bu gezimizde dikkatimi çeken 2 şey oldu: İlki kuş yuvaları. Anlayamıyorum şimdi buraya bi’ tek yavru kuşlar mı giriyo? E bunların ana babası ne yapıyo? Çok büyük haksızlık. Şayet o yuvaya girebiliyorlarsa bunu nasıl başarıyorlar?

 

Filmler bile bana artık çekici gelmiyor. Hoş klasik kitapların filmleri kitaplarından ne kadar eğlenceli olabilir ki? Tamam, bazı eserlere saygım sonsuz. Mesela Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar“ı gayet hoştu. Ya da bi’ Flaubert‘in “Madam Bovary“si. William Shakespeare‘ı severim. Güzel, hoş noktalara değiniyor fakat “Macbeth” hem okurken sıkıldığım hem de izlerken bunaldığım bi’ eser oldu. Bu tür yetenekli yazarlara saygım sonsuz olması demek eserlerini beğeneceğim anlamına gelmez. Ben beğenmedim. Zaten bol bol kadınların ne kadar cin fikirli olduğundan bahsetmiş. Yani en azından benim anlayabildiğim bu oldu. İlgi çekici bi’ konu ama ben yine de filmi 1.30 saat izleyip hemen terk ettim.

Mimarların bi’ kısmı çok tuhaf. Öyle bi’ mantıkla işliyor ki beyinleri ağzım açık kalıyor. Ankara‘da, tam olarak nerde hatırlamıyorum adamlar dağınık stil ev yapmışlar. Anlatmam çok zor. Fotoğraf çekme şansım da olmadı. Ama fotoğraf çekme şansım olan evin balkonu işi aşmış. Neden yamuk? Başka çözüm bulunamamış mı? diye düşündürüyor beni bu yapıtlar.

Bir cevap yazın